İçinde bulunduğunuz odaya bir göz atın. O an gördüğünüz tüm cisimler ve renklerin sürekli başınızı çevirdiğinizde ve odak noktanızı değiştirdiğinizde nasıl değiştiğine bir bakın. Görüntüler mükemmel gibi görünse de, her bir görüntü bir ötekiyle mükemmel bir şekilde fark edilmeden kaynaşsada, her bir görüntü göz ve beynin içindeki görme aparatlarında sürekli güncelleniyor. Gördüğümüz görüntülerin kusursuz akıcılığı ve yüksek kalitesi, görme sistemimizin görüntüyü sürekli güncellemesine ve bunu yaparken aynı zamanda hareket ve renk detaylarını, görüntüler arasında herhangi bir kesinti oluşmayacak şekilde hızlı bir şekilde algılıyor. Renklerin düzeni, kesintisiz hareket algısı, saliselik zamanlama ile birlikte kalite ve kontrast, algıladığımız bu "gerçek yaşam" görüntülerinin, televizyon ya da sinema ekranında gördüklerimizden daha net ve detaylı olamasını sağlar. Görme sistemimiz, insanoğlu tarafından icat edilmiş herhangi bir teknolojik alet edevatla karşılaştırılamaz derecede verimli ve eksiksizdir. İşte gözlerimizin ve beynimizin birlikte oluşturduğu bu algı görme duyumuzdur.
Görme, gözün ve beynin birçok komponentinin bir arada çalışmasını gerektiren oldukça karmaşık bir süreci gerektirir. İlk adım olarak, bu güçlü ve etkileyici algı gözün retina tabakasına gelir. Retinanın üzerinde bulunan fotoreseptörler ışığı toplar ve topladıkları bu sinyali nöronlara aktarırlar. Bu elektriksel akımlar, göz sinirleri aracılığı ile beynin arka kısmında yer alan görme merkezine götürülür. Beyin ise bu gelen sinyali anlamlı ve üç boyutlu görüntüler haline getirir. Yani hayatımız boyunca sandığımız gibi görme işlemini gözümüz yapmaz, görüntü beynimizin içinde oluşur. Gözlerimiz ve gözlerimize bağlı olan milyonlarca sinir hücremiz, sadece "görme olayının" gerçekleşmesi için beyne mesaj ileten birer kablo gibidirler. Peki beynimizin içinde bu elektrik sinyallerini yorumlayarak anlamlandıran ve oluşan "görüntüyü gören" kimdir?
Burada çok yüzeysel olarak anlattığımız görme, gerçekte son derece olağanüstü bir işlemdir. Işık demetleri anında ve kusursuz şekilde elektrik sinyallerine dönüştürülmekte ve sonra bu elektrik sinyalleri, üç boyutlu, rengarenk, ışıl ışıl bir dünya olarak bize görünmektedir. Eye and Brain (Göz ve Beyin) kitabının yazarı R. L. Gregory bunu fark etmiş kişilerden biri olarak görme sistemindeki muhteşem yapıyı şöyle ifade eder:Gözlerimize minik tepetaklak olmuş görüntüler veriliyor ve biz çevremizde bunları sağlam nesneler olarak görüyoruz. Retinaların üzerindeki uyarıların sonucunda nesneler dünyasını algılıyoruz ve bu bir mucizeden farksız aslında.
Tüm bu bilimsel gerçekler, bizi çok farklı bir noktaya götürür. Buna göre biz tüm dünyamızı beynimizin içinde görürürüz. Her ne kadar tüm gördüklerimiz bedenimizin dışında bulunan varlıklar gibi görünsede, aslında gittiğimiz ilkokulda, çalıştığımız işyeride, en mutlu olduğumuz yerde, arabamız ve evimizde beynimizin içindedir. Yani biz beynimizin içinde küçücük bir odada yaşarız.
Bunu daha net anlayabilmek için yapabileceğimiz ufak bir deney var: Sabit bir noktaya bakın. Daha sonra sağ elinizin işaret parmağı ile göz kapağınızın üstüne biraz bastırın.Aynen gözünüze birşey kaçtığı zaman yaptığınız gibi. Bu sırada sabit olarak baktığınız o noktaya bakmaya devam ederseniz, baktığınız objenin sağa sola, yukarı aşağıya doğru hareket ettiğini görürsünüz. Eğer siz gerçekten dışarıda bulunan bir objeyle muhatap olmuş olsaydınız, gözünüzü kaşıdığınız zaman objenin sabit kalması gerekirdi. İşte bu dışarıda bulunan cisimlerin kendileriyle değil, beynimizdeki görüntüleriyle muhatap olduğumuzun net bir göstergesidir. Biz sadece dışarıdaki dünyanın bir kopyasını yaşarız ve bu kopyanın gerçek cisminden hiçbir zaman emin olamayız.
Gözlerimiz bir projeksiyon cihazı, projeksiyon cihazının görüntüyü yansıttığı yerde aynen bir sinema perdesi gibi olan beynimizin görme merkezidir. Biz karanlık beynimizin içinde renkli, ışıklı, parlak bir dünyayı görürüz.
Ancak işin ilginç yanı, kafatasımız dışarıdan hiçbir şekilde ne ses ne de ışık geçirir.Dış dünyada, yani beynimizin dışında ışık olarak tanımladığımız şey, elektromanyetik dalgalar ve fotonlardır (fotonlar tanecik şeklindeki enerjidir). Bu elektromanyetik dalgalar veya fotonlar, retinayı uyardığında, bizim bildiğimiz "ışık" oluşur. Fizik kitaplarında ışığın bu özelliği şöyle ifade edilmektedir: Işık kelimesi fiziksel veya objektif bir manada, elektromanyetik dalgalarla veya fotonlarla ilgili olarak kullanıldı. Aynı kelime psikolojik bir manada elektromanyetik dalgalar ve fotonlar, göz retinasına çarptığı vakit insanda uyanan hisle ilgili olarak da kullanılmaktadır. Işık kelimesinin hem objektif hem de subjektif kavramlarını birlikte ifade edelim: Işık, bir insan gözüne, retinanın uyarımından doğan görme etkileriyle varlığını gösteren bir enerji şeklidir.
Sonuç olarak, ışık gözümüze gelen bazı elektromanyetik dalgaların veya parçacıkların bizde oluşturduğu etki ile meydana gelmektedir. Yani dışarıda, beynimizdeki görüntüyü oluşturacak bir ışık da yoktur. Sadece bir enerji vardır. Ve bu enerji, gözümüze ulaştığında biz rengarenk, ışıl ışıl, parlak, aydınlık bir dünya görürüz.
http://www.accessexcellence.org/AE/AEC/CC/vision_background.php
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder