kuantum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kuantum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2010 Perşembe

MADDENİN ARDINDAKİ SIR KONUSU, VAHDET-İ VÜCUT DEĞİLDİR


Evrim Aldatmacası adlı kitabın sonunda yer alan "Maddenin Ardındaki Sır" adlı bölümde ve ayrıca Hayalin Diğer Adı: Madde, İdealizm, Matrix Felsefesi ve Maddenin Gerçeği, Sonsuzluk Başlamış Durumda, Zamansızlık ve Kader Gerçeği, Gerçeği Bilmek isimli kitaplarda yer alan konu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, maddenin ardındaki sır konusunun vahdet-i vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.
Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.

Vahdet-i Vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar Vahdet-i Vücud düşüncesi ile aynı değildir.

Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar, örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.

Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.

Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.…Madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak- görürüz. Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir.

Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:

Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır.
(Kaf Suresi, 17-18)

Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:


... Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir.
(Bakara Suresi, 233)

De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir."
(İsra Suresi, 96)

Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz o, Bizim katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
(Zuhruf Suresi, 4)

Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın.
(Neml Suresi, 75 )
... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)

25 Şubat 2009 Çarşamba

Madde nedir?

Boşlukta bir yer kaplayan (hacim), kütlesi ve eylemsizliği olan tanecikli yapıların tümüne madde denir. Oturduğumuz koltuklardan, yediğimiz yiyeceklere, dev yıldızlardan gezegenlere, kullandığımız basit aletlerden bilgisayarlara, tek hücreli canlılardan karmaşık yapılı canlılara, gözümüzle görebildiğimiz bütün nesnelerden, göremediğimiz atmosferdeki gazlara kadar her şey madde olarak tanımlanır.

Madde dediğimiz şeylerin tümü atomlardan oluşur. Atom, bir kimyasal elementin bütün özelliklerini taşıyan,
gözle görülmesi imkânsız, en küçük parçacığıdır (en azından 80 yıl öncesine kadar öyle sanılıyordu). Peki atom madde midir?

1911 yılında Ernest Rutherford atomların aslında yoğun yapılı, pozitif yüklü bir çekirdekten ve bu çekirdeği saran negatif yüklü bir (elektron) bulutundan oluştuğunu keşfetti. Rutherford çekirdeği oluşturan pozitif yüklü parçacığa da proton adını verdi. Aynı zamanda protonların elektronlardan 1836 kez daha ağır olduğunu keşfeden Rutherford'un atom modeli, atomun yapısını güneş sisteminin yapısına benzetir: ortada güneş yani artı yüklü çekirdek ve etrafında dolanan gezegenler eksi yüklü elektronlar. 1912 yılında Rutherford'un atom modelindeki eksikliklerin farkına varan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr, ortada arti yüklü bir çekirdek, fakat sadece belli yörüngelerde dolanabilen eksi yüklü elektronların bulunduğu bir atom modelini oluşturdu. Ancak Bohr modeli de 1932 yılında James Chadwick'in nötronu bulmasıyla şekil değiştirdi. Artık atom çekirdeğinin pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluştuğu bilinen bir gerçekti. Atom modeli de Bohr'u takip eden Kuantum mekaniği ile birlikte şekilde değiştirdi ve halen değiştirmeye devam ediyor.

Aslinda, atomlar her ne kadar maddenin yapıtaşları olarak tanımlansa da, gördüğümüz gibi onlarda daha küçük yapıtaşlarından oluşuyorlar. İ.Ö. 460 yılında yaşamış olan filozof Demokritus, maddenin yapıtaşını tanımlamak için şu örneği vermiş: bir elmayı ikiye bölün, sonra bir yarısını alıp tekrar ikiye bölün, bunu ta ki artık bölemeyeceğiniz kadar küçük bir parça elde edene kadar sürdürün. Demokritus bu parçaya bölünemez anlamına gelen "atomos" adını vermiş. Demokritus'un örneğinde olduğu gibi elmayı bir mikroskop altında büyüterek, parçaladığımızı düşünelim. Önce molekül adını verdiğimiz atom gruplarına ulaşırız. Sonra ortadaki çekirdek ve etrafındaki elektronlara, sonra çekirdeğin içindeki nötron ve protonlara ulaşırız. Proton ve nötronun içine baktığımızda da "kuark" adı verilen temel parçacıkları görebiliriz. Ancak daha ileri gitmemiz şu an için mümkün değil.

Ancak bu parçacıklar ya da atomun kendisini "madde" olarak tanımlayamayız çünkü birşeyin madde olabilmesi için onun katı, sıvı veya gaz hallerinden en az birinde olması gerekir. Bu hallerden birinde olabilmek içinse atomların arasında kimyasal bir bağ oluşturulması lazım, bunun içinde en az iki tane atom olması gerekiyor. Kısacası bir atom tek başına katı, sıvı ya da gaz halinde bulunamıyor yani dolayısıyla "madde" olamıyor.